1956 Macaristan Devrimi: Sovyetler Birliği’ne Karşı İsyanın Nedenleri ve Sonuçları
Baki Berk Munar 1,*
1 Lisans Öğrencisi, Uluslararası İlişkiler, Kapadokya Üniversitesi, Nevşehir, Türkiye. ORCID: 0009-0007-6318-7131
* İletişim: baki.munar@kun.edu.tr
Öz:
Bu çalışma, 1956 Macaristan Devrimi’ni ortaya çıkaran tarihsel süreci geniş bir çerçevede ele almaktadır. Trianon Antlaşması sonrasında Macar nüfusunun önemli bir kısmının anavatan sınırlarının dışında kalması, Macar toplumunda derin bir ulusal kırgınlık yaratmış ve İkinci Dünya Savaşı, sınır dışında kalan Macar topluluklarını yeniden anavatana katma fırsatı olarak görülmüştür. Bu nedenle Macaristan savaşın başında Almanya’ya yakın revizyonist bir politika izlemiştir. Ancak savaşın seyri değişince Macar yönetimi Mihver’den koparak Sovyetler Birliği ile temas kurmaya çalışmış; bunun sonucunda ülke hem Alman hem de Sovyet işgaline maruz kalmıştır. Savaş sonrası dönemde Sovyet etkisi altında kurulan Rákosi yönetimi, siyasi baskı ve ekonomik sıkıntılarla toplumda geniş çaplı bir hoşnutsuzluk yaratmış ve bu ortam 1956’daki devrime zemin hazırlamıştır.
Devrimin ilk günlerinde Macarlar, Imre Nagy liderliğinde reforme edilmiş, Sovyet baskısından uzak ve ulusal nitelikte bir sosyalist sistemi kabul etmeye hazır görünmüşlerdir. Ancak olaylar hızla gelişmiş; büyüyen toplumsal destekle birlikte devrimin talepleri kısa sürede tam bağımsız bir Macaristan isteğine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Sovyet yönetimini doğrudan tehdit etmiş ve bunun sonucunda Sovyet ordusu tanklarla Budapeşte’ye girerek devrimi kanlı bir müdahaleyle bastırmıştır. Buna rağmen Macarlar, ulusal kimliklerini ve bağımsızlık arzularını Sovyet yönetimi altında dahi korumuştur. Bu uzun direniş ruhu, 1989’da genç Viktor Orbán’ın özgürlük çağrısı yapan tarihi konuşmasıyla yeniden görünür olmuş ve sonunda Sovyet askerlerinin Macaristan’dan tamamen çekilmesiyle somut bir kazanıma dönüşmüştür.
Anahtar Sözcükler: ( Macaristan, Sovyetler Birliği, 1956 Macar Devrimi)
Abstract:
This study examines the historical process that led to the Hungarian Revolution of 1956 within a broad framework. The fact that a significant portion of the Hungarian population remained outside the borders of the homeland after the Treaty of Trianon created deep national resentment within the Hungarian community, and World War II was seen as an opportunity to reintegrate these expatriate Hungarian communities into the motherland. Therefore, Hungary pursued a revisionist policy close to Germany at the beginning of the war. However, as the course of the war changed, the Hungarian government attempted to break away from the Axis and establish contacts with the Soviet Union; As a result, the country was subjected to both German and Soviet occupation. The Rákosi regime, established under Soviet influence in the post-war period, created widespread discontent in society through political repression and economic hardships, and this environment laid the groundwork for the revolution in 1956.
In the early days of the revolution, the Hungarians, under the leadership of Imre Nagy, appeared ready to accept a reformed, national socialist system free from Soviet oppression. However, events developed rapidly; with growing popular support, the revolution’s demands soon transformed into a call for full independence for Hungary. This transformation directly threatened the Soviet regime, and as a result, the Soviet army entered Budapest with tanks and suppressed the revolution through a bloody intervention. Despite this, the Hungarians preserved their national identity and desire for independence even under Soviet rule. This spirit of long-standing resistance reemerged in 1989 with young Viktor Orbán’s historic speech calling for freedom, and eventually culminated in a concrete victory with the complete withdrawal of Soviet troops from Hungary.
Keywords: ( Hungary, Soviet Union, Hungarian Revolution of 1956)
TEŞEKKÜR
Başta ailem olmak üzere, hayatımın her döneminde maddi ve manevi desteklerini esirgemeyen, eğitim hayatım boyunca karşılaştığım zorluklarda yanımda olan ve bana her zaman güven aşılayan aileme en içten teşekkürlerimi sunarım. Bugünlere gelmemde onların sabrı, fedakârlığı ve desteği en büyük paya sahiptir.
Bu çalışmanın hazırlanması sürecinde bilgi, tecrübe ve değerli görüşleriyle bana rehberlik eden, akademik bakış açımı geliştirmeme katkı sağlayan tez danışmanım Sayın Dr. Çağdaş Sümer’e teşekkürü bir borç bilirim. Çalışmanın her aşamasında göstermiş olduğu ilgi, sabır ve yol göstericiliği bu tezin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.
Ayrıca lisans eğitimim boyunca bana akademik ve kişisel anlamda katkı sağlayan, nitelikli eğitim anlayışıyla kendimi geliştirmeme imkân sunan Kapadokya Üniversitesi’ne ve Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün değerli akademik kadrosuna şükranlarımı sunarım.
Baki Berk Munar
Haziran 2026
İçindekiler
1. TRIANON ANTLAŞMASI VE II. DÜNYA SAVAŞI’NA GİDEN SÜREÇ. 6
1.1 Trianon Antlaşması ve Macaristan’ın Toprak Kayıpları 6
1.2 Revizyonist Politikanın Doğuşu ve Nazi Almanya’sı ile Yakınlaşma. 6
1.3 İkinci Dünya Savaşı’na Katılım ve “Kayıp Toprakları Geri Alma” Hedefi 7
1.4 Almanya’dan Kopma Girişimi ve 1944 Alman İşgali 7
1.5 Sovyet Ordusunun Macaristan’a Girişi (1944–1945) 8
2. SOVYET ETKİSİNDE MACARİSTAN (1945–1956) 8
2.1 Komünist Partinin İktidarı Ele Geçirmesi 8
2.2 Rákosi Dönemi Uygulanan Stalinist Yönetim ve Toplumsal Hoşnutsuzluk. 9
2.3 1953 Kruşçev İktidarı ile Başlatılan Yumuşama Süreci 10
2.4 Nagy’nin Görevden Alınması ve Gerő Dönemi 11
3.1 Entelektüel Hareketler ve Öğrenci Talepleri 11
3.3 Devrimin Radikalleşmesi 14
3.4 4 Kasım 1956: Sovyet Müdahalesi 15
4. DEVRİMİN SONUÇLARI VE KÁDÁR DÖNEMİ 16
4.1 Nagy’nin Yargılanması ve İdamı 16
4.2 Kádár Yönetimi Altında Gulaş Komünizmi ve Görece Liberalizasyon. 18
5. SOVYET ETKİSİNİN SONA ERMESİ VE TAM BAĞIMSIZ MACARİSTAN.. 18
5.1 Perestroyka ve Glasnost Politikalarının Macaristan’da Görünürlüğü. 18
5.2 1989 Nagy’nin Yeniden Defni ve Orbán’ın Tarihi Konuşması 19
5.3 Sovyet Askerlerinin Macaristan’dan Çekilmesi (1991) 20
Giriş
Bu çalışma, 1956 Macaristan Devrimi’ni ortaya çıkaran tarihsel, siyasal ve toplumsal süreçleri incelemeyi ve devrimin kısa ve uzun vadeli sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Çalışmanın birinci bölümünde Trianon Antlaşması ve II. Dünya Savaşı’na giden süreç ele alınmaktadır. Bu bölümde Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Trianon Antlaşması sonucunda ülke sınırları dışında kalan Macar nüfusunun yarattığı ulusal travma ve bunun Macar dış politikasındaki revizyonist eğilimlere etkisi değerlendirilmektedir. Ayrıca Macaristan’ın Nazi Almanya’sı ile kurduğu ilişkiler, savaş sürecindeki politikaları ve savaşın sonunda ülkenin Alman ve Sovyet işgaliyle karşı karşıya kalması ele alınmaktadır.
İkinci bölümde devrim öncesi Sovyet etkisinde kalan Macaristan (1945–1956) dönemi incelenmektedir. Bu bölümde savaş sonrasında Macaristan’da kurulan sosyalist sistem, komünist partinin iktidarı ele geçirme süreci ve Stalinist yönetim anlayışı ele alınmaktadır. Özellikle Mátyás Rákosi döneminde uygulanan sert yapılı siyasi ve ekonomik uygulamalar ile toplumda ortaya çıkan hoşnutsuzluklar değerlendirilmekte; ardından gelen Kruşçev iktidarında görece yumuşak sosyalizm anlayışıyla uygulanan reform girişimleri ve Imre Nagy’nin buradaki siyasi rolü incelenmektedir.
Üçüncü bölümde 1956 Macaristan Devrimi’nin ortaya çıkışı ve gelişimi ele alınmaktadır. Bu bölümde devrimin ortaya çıkmasına neden olan toplumsal ve siyasi faktörler, öğrencilerin ve entelektüel çevrelerin talepleri, 23 Ekim 1956’da başlayan protestolar ve devrimin kısa süre içinde geniş çaplı bir ayaklanmaya dönüşmesi kronolojik olarak incelenmektedir. Ayrıca Imre Nagy’nin yeniden başbakanlığa getirilmesi, reform taleplerinin giderek bağımsızlık isteğine dönüşmesi ve Sovyet ordusunun müdahalesiyle devrimin bastırılma süreci değerlendirilmektedir.
Dördüncü bölümde devrimin bastırılmasının ardından çokça eleştirilerle kurulan János Kádár iktidarı dönemi ele alınmaktadır. Bu bölümde toplumdaki huzursuzluğu azaltmak ve siyasi istikrarı yeniden sağlamak amacıyla görece daha esnek ekonomik ve sosyal politikalar içeren ve “Gulaş Komünizmi” olarak adlandırılan sistem incelenmektedir.
Beşinci bölümde ise Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov tarafından başlatılan reform politikalarının Doğu Avrupa üzerindeki etkileri ele alınmakta ve bu politikalar sonucu 1989’da Viktor Orbán’ın yaptığı konuşmanın ardından Sovyet birliklerinin Macaristan’ı terk etme sürecine değinilmektedir.
Çalışmanın sonunda, Macar Devrimi’nin 23 Ekim 1956’dan 4 Kasım 1956 tarihine kadar birkaç günlük bir süreç olmadığı, söz konusu devrimin, Macar halkının hür yaşama arzusundan doğan ve kökenleri 19. Yüzyıla kadar dayanan uzun soluklu bir bağımsızlık arayışı olduğu ortaya konmaya çalışılacaktır.
1. TRIANON ANTLAŞMASI VE II. DÜNYA SAVAŞI’NA GİDEN SÜREÇ
1.1 Trianon Antlaşması ve Macaristan’ın Toprak Kayıpları
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından galip devletler tarafından Avrupa’da kurulan yeni uluslararası düzen, Orta Avrupa’daki siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir. Savaştan mağlup olarak çıkan Macaristan tarafı, üzerinden 106 yıl geçmesine rağmen Macar halkının hafızasından çıkmayacak olan Trianon Antlaşması’na imza atmak zorunda bırakılmıştır.
Trianon Antlaşması ile Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından sahip olduğu toprakların büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Ülkenin yüzölçümü önemli ölçüde küçülmüş, topraklarının yaklaşık üçte ikisini kaybetmiştir. Bu antlaşmayla Transilvanya Romanya’ya, Slovakya ve Karpat bölgesi Çekoslovakya’ya, güney bölgeler ise Yugoslavya’ya bırakılmıştır. Macar halkı adına antlaşmanın en yıkıcı kısmı ise etnik ve demografik açıdan olmuştur. Trianon sonrasında yaklaşık 2 milyon Macar, anavatanlarının dışında kalmış ve farklı devletlerin egemenliği altında yaşamaya başlamıştır. Bu durum yıllar geçse de Macar halkının aklından hiç çıkmayacak bir travma bırakmıştır.
1.2 Revizyonist Politikanın Doğuşu ve Nazi Almanya’sı ile Yakınlaşma
I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletler tarafından desteklenen ve mevcut düzenden memnun olduğunu ifade eden “statükocu” anlayış ile savaştan mağlup ayrılan ve mevcut düzenden rahatsız olduğunu ve bu düzenin değişmesi gerektiğini ifade eden “revizyonist” anlayış II. Dünya Savaşı’nın çıkmasında belirleyici faktörlerdir.
Revizyonizm, Trianon Antlaşması ile travmatize olmuş bir millet de kaybedilen toprakların yeniden Macaristan’a katılmasını sağlayabilecek bir anahtar olarak görülmüş ve olumlu karşılanmıştır.
Macar kamuoyunda sınır dışında kalan Macar toplulukları, ulusal kimliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve bu toplulukların durumu sürekli olarak gündemde tutulmuştur. Eğitim sistemi, basın ve siyasi söylemler aracılığıyla Trianon’un yarattığı kayıplar hatırlatılmış, bu durumun geçici olduğu ve bir gün düzeltileceği yönünde güçlü bir inanç oluşturulmuştur.
Revizyonist politikanın güç kazanmasında uluslararası gelişmeler de etkili olmuştur. I. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi konjonktür, kaybedilen toprakları ve 2 milyona yakın Macar vatandaşını tekrardan anavatana katma amacı güden Macaristan ile I. Dünya Savaşı sonrası kurulan siyasi düzenden memnun olmayan Adolf Hitler Almanya’sını ve ilk savaştan istediği toprak-sömürge kazanımını elde edemeyen Mussolini İtalya’sını bir araya getirmiştir.
1.3 İkinci Dünya Savaşı’na Katılım ve “Kayıp Toprakları Geri Alma” Hedefi
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nın ardından çözülmesiyle birlikte Macaristan’da bir otorite boşluğu oluşmuştur. Bu boşluğu ise sosyalizm sempatizanlarının desteğiyle Béla Kun önderliğinde kurulan Macaristan Sovyet Cumhuriyeti doldurmaya çalışmıştır. Ancak bu devletin ömrü yalnızca dört ayla sınırlı kalmıştır. Bunun nedenleri, hem iç politikada Béla Kun’un uygulamaya koymak istediği toprak reformu politikasının köylü sınıfı tarafından yeterince benimsenmemesi hem de dış politikada İtilaf Devletleri’nin bölgede yeni bir komünist rejim istememeleri nedeniyle uyguladıkları baskılar olarak değerlendirilmektedir. (Trory, 1981, s. 18-27)
Bölgede yeni bir komünist rejimin varlığından endişe duyan İtilaf Devletleri (başta Fransa olmak üzere), Macaristan’a askeri bir müdahalede bulunma fikri üzerinde uzlaşmış; ancak bunu dolaylı yoldan Romanya birlikleri aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Romanya güçlerinin Budapeşte’ye girmesiyle Macaristan Sovyet Cumhuriyeti yıkılmış ve Macaristan’da yeniden bir otorite boşluğu ortaya çıkmıştır.
Bu boşluk, Fransız askerlerinin kontrolünde bulunan Szeged şehrinde birliklerini toplayan ve İtilaf Devletleri’nin desteğiyle Budapeşte’ye yürüyerek hükümdar naibi unvanını alan Miklós Horthy tarafından doldurulmuştur. 1920 yılında iktidara gelen Horthy, milliyetçilik ideolojisinin yükselişe geçtiği 1930’lu yıllarda, anti-semitist ve ülkesini Trianon Antlaşması’nın yarattığı yıkıcı sonuçlardan kurtarmayı amaçlayan revizyonist bir dış politika izlemiştir.
Horthy’nin izlediği bu dış politika, Macaristan’ın Adolf Hitler liderliğindeki Almanya ile siyasi olarak yakınlaşmasına ve ardından birlikte savaşa girmesine zemin hazırlamıştır. Ancak ilerleyen süreçte bu yakınlaşma, Macaristan açısından Almanya’ya giderek artan bir bağımlılık ilişkisine dönüşmüştür.
1.4 Almanya’dan Kopma Girişimi ve 1944 Alman İşgali
II. Dünya Savaşı’nın başında Macaristan Trianon’da kaybettiği toprakları Nazi Almanya’sının destekleriyle geri kazanmış olması Macaristan için Almanya tarafında yer almanın cazibesini artırsa da Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı Barbarossa harekâtının başarısızlığa uğraması Almanya ve müttefikleri adına savaşın seyrini değiştiren an olmuştur.
Bu gelişmeyle birlikte Almanya saldırı konumundan giderek savunma konumuna geçmeye başlamış ve savaşın genel dengesi Mihver Devletleri aleyhine değişmiştir. Bu durum Almanya’nın müttefiki Macaristan tarafından da yakından takip edilmiş ve Macar siyasi elitleri Almanya’nın savaşı kaybetme ihtimalinin giderek güçlendiğini fark etmiştir. Bu çerçevede Miklós Horthy yönetimi, ülkenin savaşın olumsuz sonuçlarından korunabilmesi amacıyla Almanya’dan uzaklaşma arayışına girmiş ve gizli diplomatik kanallar aracılığıyla Sovyetler Birliği ile temaslar kurmaya başlamıştır.
Ancak Macaristan’ın bu girişimleri Adolf Hitler liderliğindeki Almanya tarafından ihanet olarak yorumlanmış ve 1944 yılında Alman ordusu Budapeşte’ye girerek Macaristan üzerinde doğrudan kontrol kurmuştur. Bu sürecin devamında Almanya, kendi çıkarlarına tam uyum sağlayacak bir yönetimi iktidara getirmiş ve Ferenc Szálasi liderliğindeki Ok-Haç Partisi’ni başa geçirerek ülkede bir tür kukla hükümet oluşturmuştur. (Bekcan, 2019, s. 16) Alman işgalinin ardından Macaristan, fiilen Nazi Almanyası’nın kontrolü altına girmiştir.
1.5 Sovyet Ordusunun Macaristan’a Girişi (1944–1945)
Savaşın seyri Doğu Avrupa’da hızla değişmeye devam etmiştir. Sovyetler Birliği’nin Barbarossa Harekatı sonrası karşı saldırı pozisyonuna geçmesiyle birlikte Kızıl Ordu, Doğu Avrupa’ya doğru ilerlemiş ve bu ilerleyiş kapsamında 1945 yılında Macaristan topraklarına girmiştir. Macaristan’da yoğunlaşan Almanya-SSCB çatışmaları, Sovyet ordusunun ilerleyişiyle sonuçlanmış ve nihayetinde ülke Sovyet kontrolü altına girmiştir. 1945 yılı itibarıyla Macaristan’da savaş fiilen sona ermiş, ancak bu durum Macaristan adına ülkenin bağımsız bir siyasal yapıya kavuştuğu anlamına gelmemiştir. Aksine Sovyetler burada yeni bir siyasal düzenin önünü açarak ileride Macaristan’da kurulacak komünist yönetimin temellerini atmıştır.
2. SOVYET ETKİSİNDE MACARİSTAN (1945–1956)
2.1 Komünist Partinin İktidarı Ele Geçirmesi
Avrupa’da savaş bitmiş ancak Avrupa topraklarının paylaşılma süreci bitmemişti. 1945 yılında Yalta’da bir araya gelen müttefik devlet liderleri, Joseph Stalin’in Sovyet güvenliği için Doğu Avrupa’da kendisine bağlı bir “tampon bölge” oluşturma isteğini kabul etmiş böylece II. Dünya Savaşı’nın ardından Macaristan, Sovyet işgali altında yeniden şekillenmeye başlamıştır.
1945 yılında yapılan ilk serbest seçimlerde halkın büyük çoğunluğu oyunu özel mülkiyeti ve daha demokratik bir düzeni savunan Bağımsız Küçük Toprak Sahipleri Partisi’nden yana kullandı. Bu parti seçimlerde açık ara birinci gelerek mecliste çoğunluğu sağlarken, ileride Macar Sosyalist İşçi Partisi adını alacak Macar Komünist Partisi ise yalnızca sınırlı bir oy oranında kaldı. Bu oy oranlarına rağmen kontrolü tamamen elinde tutan Sovyetler Birliği, komünistlerin yönetimden dışlanmasına izin vermedi. Aksine, onları başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere kilit görevlere getirerek, ileride yapacağı muhalefet tasfiyeleri için polis ve güvenlik mekanizmalarını ele geçirdi. Komünistlerin iktidarı ele geçirme süreci ani bir darbeden ziyade, aşamalı ve planlı bir stratejiyle gerçekleşti. Komünist Parti’nin lideri konumunda bulunan Mátyás Rákosi bu süreci “salam taktiği” olarak adlandırılan yöntemle yönetti. Bu stratejiye göre muhalefet bir bütün olarak değil, parça parça ortadan kaldırıldı.
Başta Küçük Topraklar Sahibi Partisi yöneticileri başta olmak üzere pek çok isim faşist ya da karşı devrimci iftiralarıyla ya tutuklandı ya da sürgüne gönderildi. 1947 seçimlerine gelindiğinde artık siyasi ortam tamamen eşitlikten uzaktı. Komünistler, baskı, propaganda ve seçim hileleriyle güçlerini artırdı. Bu seçimlerden sonra muhalefet partileri ya etkisiz hale getirildi ya da zorla komünistlerle birleşmeye mecbur bırakıldı. Sonuçta çok partili sistem fiilen ortadan kalktı ve ülke tek parti yönetimine doğru sürüklendi.
Bu sürecin sonunda Mátyás Rákosi, Macaristan’da en güçlü siyasi figür haline geldi ve ülkenin liderliğini üstlendi. 1949 yılında kabul edilen yeni anayasa ile Macaristan Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Böylece Macaristan resmen Sovyet modeline dayanan sosyalist bir devlet haline geldi. Rákosi’nin yönetimi altında ülke, merkezi planlı ekonomi, yoğun devlet kontrolü ve sert siyasi baskılarla karakterize edilen bir döneme girdi.
2.2 Rákosi Dönemi Uygulanan Stalinist Yönetim ve Toplumsal Hoşnutsuzluk
Mátyás Rákosi liderliğinde Macaristan Halk Cumhuriyeti kısa bir süre içerisinde Sovyet modeline dayalı katı bir Stalinist sisteme doğru evrildi. Rakosi’nin Macaristan’da oturtmaya çalıştığı Stalinist sanayi modeli, ağır sanayiye öncelik vererek ülke içerisinde her şeyin üretilmesini bekleyen, Macaristan koşullarına uygun olmayan ve yaşam standardını önemli ölçüde düşüren bir sistemdi. Tarım alanında da durumlar pek farklı değildi. Tarımda kolektifleştirme adımları atılırken özel mülkiyet büyük ölçüde kaldırıldı. Bu dönemde biraz daha fazla toprağı olan, devletin özel mülkiyeti kaldırmasına karşı çıkan mal sahipleri ise “kulak” ismiyle damgalanarak çeşitli yerlere sürgün edildi ya da idam edildi. (György, 1991, s. 20-21).
Rakoşici rejim eğitim sisteminde okullarda polisiye romanlarını ve pembe dizi edebiyatını yasaklıyor ama Macar edebiyatının okutulmasına karşı çıkmıyordu. Böylece komünist rejim, 1848 İhtilali ve Avusturya’ya karşı verilen kurtuluş savaşını okuyarak öğrenen bir neslin eline adeta kendine doğrultması için bir silah veriyordu. (Fejtö, 2012, s. 55)
Stalinist sistem, siyasal olarak yalnızca farklı ideolojilere değil, aynı zamanda Moskova dışındaki komünist kadrolara karşı da güvensiz ve dışlayıcı bir tutum sergiliyordu. Bunun en büyük örneği kuşkusuz II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Macaristan’da içişleri bakanlığı görevini üstlenen László Rajk’ın Joseph Stalin’in Doğu Avrupa’da kurmak istediği tam Sovyet kontrolüne dayalı uydu devlet sistemine yanaşmayarak kendi sosyalist devlet modelini kuran Tito’ya yandaşlıkla suçlanarak idam edilmesi olmuştur. László Rajk’ın idamı ve Sovyet modeline dayalı katı Stalinist model, Macar toplumunda büyük bir huzursuzluk yaratmış ve 1956 Macar Devrimi’ne giden yolun tohumlarını atmıştır.
2.3 1953 Kruşçev İktidarı ile Başlatılan Yumuşama Süreci
Stalin’in 5 Mart 1953 tarihinde hayatını kaybetmesinin ardından Sovyetler Birliği liderliği için Georgi Malenkov, Nikita Kruşçev, Lavrenti Beriya, Lazar Kaganoviç, Nikolay Bulganin ve Vyaçeslav Molotov arasında büyük bir iktidar mücadelesi yaşandı. (Karadeli, Soğuk Savaş’ın İlk Aşamasında Doğu Avrupa: Sosyalizm ve Başkaldırı, 2020) Bu yarışın kazananı Parti Merkez Komitesi’ndeki destekçileriyle Nikita Kruşçev olmuştur. İktidarı ele geçiren Nikita Kruşçev, Stalin döneminde yaşanan keyfi tutuklamalar ve ağır sanayi kararlarının Doğu Bloğu içerisinde derin bir huzursuzluk yarattığının ve bunun komünizm adına bir dezavantaj olduğunun farkındaydı. Böylece mutlakiyetçi ve baskıcı rejimi tersine çevirmeye karar veren Kruşçev bir dizi stratejik ve doktrinel değişiklik başlattı. (Gönel, 2009, s. 20). Destalinizasyon söylemleriyle yola çıkılan bu yolda iç politikada gizli polis teşkilatı temizlenerek yeniden oluşturuldu. Stalin dönemi kurbanları için haklarını geri verme çalışmaları yapıldı, birçok siyasi mahkum serbest bırakıldı ve halkın yaşam standartlarının artırılması için ekonomide ağır sanayi üretiminden hafif sanayi üretimine doğru bir kayma yaşandı. Dış politikada ise Stalin döneminden kalma SSCB-Yugoslavya gerilimi giderilmeye çalışılmış ve ilişkilerin yeniden yumuşaması adına görüşmeler yapılmıştır.
Sovyetler Birliği’nde Stalin’in ölümünün ardından yönetimde yaşanan değişiklik bir Doğu Bloğu ülkesi olan Macaristan’ı da büyük ölçüde etkilemiştir. (Uslu, 2006).Kruşçev önderliğinde Sovyet yönetimi, Rákosi’nin Macaristan’da uyguladığı aşırı sert Stalinist politikaların farkındaydı ve bunun Macaristan’daki ekonomik ve toplumsal krizi büyüttüğünü düşünüyordu. Bundan dolayı 1953 yılında kendisinden başbakanlık makamını daha ılımlı ve reformcu bir profile sahip Imre Nagy’a bırakmasını ve sadece parti genel sekreteri olarak görevini sürdürmesini istediler.
1953 yılında başbakanlık mevkisine gelen Imre Nagy kısa sürede gerçekleştirdiği ağır sanayiden hafif sanayiye geçiş, basında sansürün azaltılması ve bazı mahkumların serbest bırakılması gibi uygulamalarıyla Macar halkının sevgisini kazanmıştır. Bu sevginin partinin kendisine değil de Imre Nagy’ın kendisine olduğunu gören Rákosi ise Nagy’ı sağ sapmacılık ve parti çizgisinden uzaklaşmakla suçlamış ve politikalarına karşı çıkmıştır. Bu durum, Rákosi ile Nagy arasındaki siyasi rekabetin giderek derinleşmesine yol açmış, parti içerisinde bir tarafta Stalinist çizgiyi savunan Rákosi yanlıları, diğer tarafta ise reformcu politikaları destekleyen Nagy taraftarları olmak üzere çeşitli grupların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
2.4 Nagy’nin Görevden Alınması ve Gerő Dönemi
1953 yılında Sovyetler Birliği’nde Nikita Kruşçev tarafından başlatılan yumuşama politikaları doğrultusunda Macaristan’da başbakanlık görevine getirilen ve yaptığı reformlarla kısa sürede Macar halkının sevgisini kazanan Imre Nagy, toplumda geçici de olsa bir rahatlama ortamı oluşturmayı başarmıştı. Ancak bu reform süreci, Sovyet yanlısı sert komünist kadroların tepkisini çekmeye başladı. Macaristan Komünist Partisi içerisinde etkisini koruyan Mátyás Rákosi ve onun çevresindeki Stalinist kadrolar, Nagy’nin reformlarını sosyalist sistem için bir tehdit olarak görüyordu. Özellikle parti üzerindeki denetimin gevşemesi ve toplumda daha özgür bir atmosferin oluşması Moskova’yı da rahatsız etmeye başladı. Sovyet yönetimi, Doğu Bloku ülkelerinde siyasi özgürlüklerin artmasının ve reform hareketlerinin yayılmasının domino etkisi yaratacağından endişe ediyordu. Moskova’ya göre bir ülkede merkezi kontrolün zayıflaması, diğer sosyalist ülkelerde de bağımsızlık arayışlarını ve Sovyet karşıtı hareketleri teşvik edebilirdi.
Bu nedenle 1955 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ülkeleri üzerindeki kontrolünü yalnızca siyasi yolla değil, aynı zaman da askeri yolla koruyabileceği Batı’nın NATO’suna karşılık Varşova Paktını kurdu ve Macaristan’ı da bu gruba dahil etti. Böylece siyasi baskının artırılmasını savunan Stalinist kanat, Moskova’nın da desteğini alarak yeniden güç kazandı. Aynı yıl içerisinde Imre Nagy görevden uzaklaştırıldı. Nagy’nin görevden alınması Macar halkı içerisinde ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Özellikle üniversite öğrencileri ve entelektüel çevre, sistemin yeniden baskıcı bir hal almasından son derece rahatsızdı. Imre Nagy’nin görevden alınmasının ardından boşalan başbakanlık makamına András Hegedüs getirilirken, Nikita Kruşçev halkın Mátyás Rákosi yönetiminden duyduğu rahatsızlığın farkındaydı. Bu nedenle Sovyet yönetimi, Rákosi’yi görevden uzaklaştırarak parti genel sekreterliği görevine Ernő Gerő’yü getirdi. Bu iki isim Sovyetler Birliği’ne olan bağlılıklarıyla bilinen katı Stalinist profillerdi ve reform taleplerine karşı oldukça sert bir tutum benimsiyorlardı. Toplum içerisindeki ekonomik sorunlar devam ederken bunun üstüne bir de siyasi baskının yeniden eklenmesi halkın rejime karşı olan öfkesini büyüttü. Halkın önünde tek bir seçenek kalmıştı DEVRİM!
3. 1956 MACARİSTAN DEVRİMİ
3.1 Entelektüel Hareketler ve Öğrenci Talepleri
1956 yılına gelindiğinde Varşova Paktı ilk buhranını yaşamıştı. (Burhanlı, s. 5) Polonya’nın Poznan şehrinde işçilerin düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle başlattığı protestolar kısa süre içerisinde Sovyet yönetimine karşı büyük bir halk hareketine dönüştü. Polonya halkı, yönetimin başında iktidarı süresince siyasal baskıyı azaltan Władysław Gomułka’yı görmek istiyorlardı ve bunun için var güçleriyle mücadele ettiler. Gösterilerde güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucunda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Ancak tüm baskılara rağmen Polonya halkı geri adım atmadı ve sonunda Sovyet yönetimi, Władysław Gomułka’nın yeniden yönetime gelmesini kabul etmek zorunda kaldı. Poznan’da yaşanan ayaklanma Macaristan’da özellikle öğrenciler ve entelektüel kesim tarafından yakından takip ediliyordu. Bu sebeple Macar Ayaklanması Polonya’da başlamıştır ifadesi pek yanlış olmaz. (Fejtö, 2012) Polonya’da gerçekleşen olaylar, Doğu bloğu içerisinde yer alan ve aynı siyasi, ekonomik sıkıntılardan muzdarip bir diğer ülke olan Macaristan için bir umut kaynağı olmuştu.
22 Ekim 1956 akşamı adeta devrimin bir ön hazırlığı gerçekleşiyordu. (Karadeli, s. 247) Mevcut durumdan rahatsız olan Budapeşte Teknik Üniversitesi öğrencileri, taleplerini 16 maddelik bir bildiride bir araya toplama ve 23 Ekim 1956 tarihinde yapılacak baskıcı sosyalist rejime tepki yürüyüşünde bu kararları açıklama kararı almışlardır. Adı geçen 16 madde şu şekildedir:
1) Sovyet birliklerinin Macaristan’dan çıkarılması.
2) Macar İşçi Partisi’nin yeni bir seçim düzenlemesi, yeni bir merkezî liderlik için parti kongresinin toplanması.
3) Imre Nagy başkanlığında bir hükûmet kurulması ve Matyas Rakosi ‘nin görevden alınması.
4) Mihály Farkas ve diğerleri hakkındaki davaların düşürülmesi.
5) Genel, eşit, gizli seçimler, daha fazla siyasi parti, yeni bir ulusal meclis ve grev hakkı.
6) Macaristan-Sovyetler Birliği ilişkileri ve Macaristan-Yugoslavya ilişkilerinin karşılıklı müdahale etmeme ruhuyla gözden geçirilmesi.
7) Ekonomik yaşamı profesyonellerin katılımıyla, iç koşullara ve insanların çıkarlarına göre yeniden düzenlenmesi.
8) Dış ticaret sözleşmelerinin tazminatlarla ilgili gerçek verilerin yayınlanması, Macar uranyumuyla ilgili bilgi verilmesi.
9) Endüstri standartlarının tamamen revize edilmesi, ücret taleplerinin incelenmesi, işçiler daha uygun bir ücret sisteminin oluşturulması.
10) Zorunlu dağıtım sistemi yerine bireysel girişimciliğin desteklenmesi.
11) Bağımsız bir mahkeme ile tüm siyasi ve ekonomik davaların gözden geçirilmesi, masum hükümlülerin serbest bırakılması Sovyetler Birliği’ne sınır dışı edilen mahkûmların Macaristan’a geri getirilmesi.
12) İfade ve konuşma özgürlüğü, ücretsiz radyo, MEFESZ gazetesinin yaygınlaştırılması. Herkesin kendi kadrosunu oluşturulmasına izin verilmesi.
13) Stalin heykelinin kaldırılması, yerine 1848 Macar Devrimi’ni anlatan bir anıt dikilmesi.
14) Yeni ulusal arma yaratılması. Macar geleneklerine uygun olarak askerler için yeni üniformalar düzenlenmesi, 15 Mart’ın ulusal bayram ilan edilmesi, 6 Ekim’in ulusal yas ve öğretim tatili olması.
15) Polonya Ekimi olarak bilinen siyasi reformları talep eden Polonyalılar ile dayanışma gösterilmesi.
16) Talepleri görüşmek üzere 27 Ekim’de yapılacak bir ulusal öğrenci konferansında buluşma
Öğrenciler bu bildiriyi hazırlarken Poznan Ayaklanması ile istediklerini elde eden ve Gomulka’yı tekrardan iktidara getiren Polonya halkını örnek alıyordu. Macarlar, Polonyalılar yaptıysa biz de yapabiliriz düşüncesindeydiler. Onların da bir Gomulka’sı vardı ki bu isim hiç şüphesiz Imre Nagy’dı! Ancak Macarlar bir noktayı kaçırıyorlardı. Polonya’da gerçekleşen ayaklanma, sosyalist yönetim altında çalışan işçilerin çalışma koşullarını artırmayı talep eden bir işçi hareketiydi. Öğrencilerin yazdığı 16 maddelik bildiri ise Sovyetler ’in doğu bloğundaki otoritesini sarsabilecek ve kabul edilemeyecek radikal taleplerdi.
3.2 23 Ekim 1956 Olayları
23 Ekim 1956 sabahında Budapeşte halkı güne, yalnızca öğrencilerin düzenleyeceği sakin bir protesto yürüyüşü yapılacağı düşüncesiyle başlamıştı. Ancak henüz kimse, o gün yaşanacak olayların kısa süre içerisinde tüm ülkeyi sarsacak büyük bir devrime dönüşeceğini bilmiyordu. Başta yalnızca öğrenci yürüyüşü olacağı düşünülen bu hareket, muhalif ve aydın kesimin bir araya geldiği Petöfi Derneği’nin katılımıyla geniş kitlelere ulaşmıştı. Öğrenciler, sosyalist yönetime karşı taleplerini içeren 16 maddelik bildiriyi okumak için Sándor Petőfi heykelinin önünü seçmişlerdi. Sándor Petőfi, 1848 yılında Macarlar’ın Habsburg Hanedanı’na karşı başlattığı özgürlük savaşının isim babasıydı ve bu tercih tesadüf değildi.
Bu sırada parti genel sekreteri Ernő Gerő, 1956 yılından itibaren parti genel sekreteri olacak János Kádár ve beraberindeki heyet, Josip Broz Tito ile Yugoslavya-Macaristan dostluk anlaşmasını imzaladıktan sonra Belgrad’dan Budapeşte’ye dönüyordu. Ernő Gerő ve beraberindeki heyet başkentte başlayan öğrenci gösterilerinden çoktan haberdar olmuştu. Ancak Gerő, olaylara uzlaşmacı yaklaşmak yerine sert bir tutum benimsedi ve kendi talimatıyla Budapeşte Radyosu’nda bir duyuru yayımlattı. Yapılan duyuruda “Toplum düzenini korumak amacıyla, İçişleri Bakanlığı yeni bir emre kadar hiçbir toplantıya, hiçbir toplumsal gösteriye izin vermemektedir.” İfadeleri kullanıldı. Ancak çok geç kalınmıştı ve çok büyük bir hata yapılmıştı. (Fejtö, 2012)
Çünkü bütün şehir yürüyüşe hazırlanmaktaydı ve bu bir halk hareketiydi ve halk bir şeylerin değişmesini istiyorsa hiçbir güç onun karşısında duramazdı. Her türlü engellemelere rağmen yürüyüş başladı. Petöfi heykelinin önünde toplanan gençlere halk tarafından sevilen oyuncu Imre Sinkovics de katıldı ve 1848’deki vatansever ayaklanmasının işareti olan “Talpra Magyar” (Ayağa Kalk Macar) şiirini okudu.
Ayağa kalk Macar!
Vatan seni çağırıyor
Vakit geldi
Ya şimdi ya asla
Esir mi olacağız, özgür mü?
Mesele budur
Yap tercihini
Nihayetinde hükümet vazgeçti. Saat 13:23’te Radyo yasağının kaldırıldığını ve Parti Birinci Sekreteri Gerö’nün akşam saat 20.00’de halka sesleneceğini bildirdi. Ancak bu sırada Budapeşte’deki atmosfer artık kontrol edilemeyecek noktaya yaklaşmıştı. Şehrin farklı bölgelerinde toplanan göstericiler ile Macar gizli polisi olan ÁVH birlikleri arasında çatışmalar yaşanmaya başladı. Özellikle radyo binası çevresinde radyodan 16 maddelik bildiriyi okutmak isteyen öğrencilerle ÁVH birlikleri arasında gerilim giderek yükselirken halkın büyük bir bölümü Parlamento binası önünde toplanarak Imre Nagy’nin yeniden başbakanlığa getirilmesini talep ediyordu. Aynı gün içerisinde SSCB olayları yakından takip edip raporlamaları adına Mikhail Suslov ve Anastas Mikoyan’ı Budapeşte’ye gönderdi. Saatler 20.00’ı gösterdiğinde ise Gerő adeta yangına benzinle giden o konuşmasını yaptı.
“Bu halkımızın ve Sovyetler Birliği’nin düşmanları tarafından tehdit edilen “işçi sınıfı iktidarı”nın ateşli savunmasıydı. “Gençliğimizin arasında şovenizmin zehrini yaymaya çalışanları ve ulusal karakterdeki gösterisine izin veren devletimizin çalışanlara sağladığı demokratik özgürlükten yararlananları kınıyoruz.” Diyerek olayları kontrol altına alması için SSCB ordusunu Budapeşte’ye davet etti. Gerő’nün yaptığı bu konuşma halk arasında büyük bir öfkeye neden oldu. Birçok tarihçiye göre Gerő’nün bu konuşması, olayların geri dönülmez hale gelmesine yol açmıştır. Eğer Gerő bu konuşmayı yapmasaydı ya da daha uzlaşmacı bir dil kullansaydı belki de bu kadar masum Macar vatandaşının kanı akmayacaktı.
3.3 Devrimin Radikalleşmesi
Devrimin ilk gününden Budapeşte’ye gönderilen Sovyet yetkililer Mikhail Suslov ve Anastas Mikoyan, Moskova’ya gönderdikleri raporlarda olayların sıradan bir öğrenci protestosunun ötesine geçtiğini belirttiler. Özellikle Ernő Gerő yönetiminin halk üzerindeki meşruiyetini büyük ölçüde kaybettiğini düşünen Sovyet yetkililer, toplumsal tansiyonu düşürmek amacıyla Imre Nagy’nin yeniden başbakanlığa getirilmesi gerektiğini savundular. Böylece 24 Ekim günü başbakanlık makamına Imre Nagy getirilirken, söylemleriyle ayaklanmanın daha radikal bir hâl almasına neden olan parti sekreteri Ernő Gerő’nün yerine ise János Kádár getirilmişti.
24 Ekim günü Sovyet ordusu Budapeşte’ye girmiş ama 28 Ekim tarihine kadar bir saldırı emri almamışlardı. İktidarı devralan Imre Nagy, ilk icraat olarak göstericilere silahlarını bırakmaları karşılığında Sovyetler Birliği’nin Budapeşte’yi terk edeceğini vaat etmek oldu. Sovyet liderleri bu duruma başlangıçta kuşkuyla yaklaşsa da Macar liderini destekleme kararı verdi. Devrimin ilk günlerinden itibaren Macaristan’dan Moskova’ya rapor veren Suslov, halkın öfkesini dindirip ülkeyi yeniden parti denetimine sokmak için bu fedakarlığın yapılması gerektiğini belirtti. (Öztürk, s. 18) Böylece 28 Ekim’de askeri birlikler Budapeşte’den çekilmeye başlamış ve 31 Ekim sabahı ülkede herhangi bir Sovyet askerinin kalmayacağının sözünü vermişti. Ancak verilen sözler yerini bulmadı. SSCB’nin gerçekleştirdiği çekilme yalnızca göstermelikti ve Macaristan sınırında birliklerini güvenlik adına tutmaya devam ettiler.
Bu süreçte halkın Nagy üzerindeki reform talepleri arttı ve Nagy 30 Ekim tarihinde ülkenin çok partili hayata yeniden döndüğünü ilan etmek zorunda kaldı. Bu açıklama Sovyetler Birliği’ni oldukça rahatsız etmişti. Suslov ve Mikoyan’ın bu süreçte Moskova’ya verdiği raporlarda Macaristan’daki durumun giderek siyasal bağımsızlık talebine dönüştüğünün ve SSCB’nin Macaristan üzerindeki siyasi otoritesinin giderek azaldığından dolayı artık bir askeri müdahalede bulunulması gerektiğini belirttiler. Askeri müdahale sonrası yeni yönetim, aynı günün gecesi SSCB yönetimiyle gizlice görüşerek başlangıçta reform yanlısı bir profil gibi görünen ancak sonrasında SSCB birliklerini Budapeşte’ye askeri müdahalede bulunması için davet eden János Kádár önderliğinde kurulacaktı.
Başbakan Imre Nagy, Sovyetler tarafından verilen sözlerin tutulmadığını, Sovyet ordusunun Macaristan topraklarını terk etmediğini gerekçe göstererek ve halkını da arkasına alarak 1 Kasım 1956 tarihinde Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan ayrıldığını ilan edecekti. SSCB için Nagy ve Macar halkının reformcu talepleri bir yere kadar kabul edilebilirdi, ancak böylesine büyük bir adım asla kabul edilemezdi. (Hobsbawm, s. 457) Ülkesinin Varşova Paktı’ndan ayrıldığını ve Macaristan’ın artık tarafsız bir devlet olduğunu ilan eden Nagy, Birleşmiş Milletler’den ve Batı Bloğundan destek talep edecekti. Ancak yüzünü Batı’ya dönmek isteyen ve bağımsızlık için uğraş gösteren bu halkın yardım çığlıkları Batı tarafından ikiyüzlü bir biçimde asla duyulmayacaktı. Bunun sebebi İngiltere ve Fransa, aynı günlerde Süveyş Kanalı’na asker çıkararak fiilen Mısır’ı işgal etmeye çalışmasıydı. Bu şartlarda Doğu’nun saldırganlığı ve Batı’nın saldırganlığı arasında bir fark kalmamıştı ve her iki tarafında birbirine söyleyecek sözü yoktu. (Armaoğlu, s. 245)
Nagy’ın bu çıkışı Macar halkında büyük destek görmüş ve belirli süredir grevde olan işçileri işlerine geri döndürmeyi başarmıştı. Macaristan için her şey normalleşmeye başlamıştı. 3 Kasım 1956’da binlerce Rus tankı Macaristan’dan çekilmişti. İnsanlar kazandıklarına, devrimin başarıyla sonuçlandığına inanıyorlardı. Sokaklar zaferi kutluyordu. Sadece Imre Nagy ve çok az gazeteci gerçekleri görüyordu. O da Sovyetler’in geri gelecek olmasıydı. (Irving, 1986, s. 551)
3.4 4 Kasım 1956: Sovyet Müdahalesi
Imre Nagy’nin iktidara geliş sürecinden bu yana halkı yatıştırmak ve Macaristan’daki SSCB otoritesini korumak için başlattığı çeşitli reformlara göz yumulabilirdi. Ancak 1 Kasım 1956 tarihinde Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çekildiğini açıklaması ve ülkenin tarafsızlığını ilan etmesi, Sovyetler Birliği açısından kabul edilemez bir gelişmeydi. Moskova yönetimi, Macaristan’ın Doğu Bloku’ndan kopmasının yalnızca tek bir ülkenin kaybedilmesi anlamına gelmeyeceğini düşünüyordu. SSCB’ye göre Macaristan’da yaşanacak bir kopuş, Polonya başta olmak üzere diğer sosyalist ülkelerde de domino etkisi yaratarak Sovyet nüfuzunun Doğu Avrupa’da çözülmesine neden olabilirdi. Bu nedenle Sovyet yönetimi askerî müdahalenin kaçınılmaz olduğuna karar verdi.
Nagy, Sovyetler’in Macaristan’dan çekilmesinin geçici bir yanılsama olduğunu ve daha güçlü bir şekilde döneceğini biliyordu. Bu süreçte Sovyetler Birliği’nin Budapeşte Büyükelçisi Yuri Andropov ile görüşen Imre Nagy, “Eğer tanklarınız Budapeşte’ye girerse onlarla çıplak ellerimle savaşacağım.” sözleriyle Sovyet müdahalesine karşı direneceğini ifade etti. (Fejtö, 2012) Ancak Sovyetler Birliği buna müsaade etmedi ve 4 Kasım 1956 sabahı Budapeşte’ye yaklaşık 6000 tankla girerek geniş çaplı bir askerî harekât başlattı. Sovyet ordusu kısa süre içerisinde radyo binaları, köprüler, askerî merkezler ve devlet kurumlarını kontrol altına almaya başladı. Budapeşte sokaklarında ağır çatışmalar yaşanırken Macar direnişçileri Sovyet tanklarına karşı büyük ölçüde hafif silahlarla mücadele etmeye çalışıyordu. Sovyet müdahalesi başladığı sırada Imre Nagy radyodan halka seslenerek Sovyet ordusunun ülkeye saldırdığını duyurdu. Nagy konuşmasında Macar hükümetinin görev başında olduğunu ve ülkenin bağımsızlığını korumaya çalıştığını ifade etti. Ancak Sovyet askerî üstünlüğü karşısında Macar direnişçilerin uzun süre dayanabilmesi oldukça zordu. Özellikle ağır silahlar ve tank desteğine sahip Sovyet birlikleri kısa süre içerisinde Budapeşte’nin büyük bölümünü kontrol altına aldı.
Sovyet birlikleri tarafından kontrol altına alınan radyolardan Imre Nagy’nin iktidardan alınarak yeni bir hükümetin göreve getirildiği duyuruluyordu. Bu hükümet hiç şüphesiz devrim günlerinin başında reform yanlısı gibi görünen ancak sonrasında gizlice Sovyet yönetimiyle görüşerek onları Budapeşte’ye askeri bir müdahalede bulunması için davet eden János Kádár önderliğinde kurulacaktı.
Nihayetinde Macar Devrimi sona ermişti. Peki 3000’e yakın Macar boşuna mı hayatını kaybetmişti? 1956 sonrası dönem Macar halkının tam istediği gibi olmasa da, sert bir rejim olarak da devam etmedi. SSCB’nin dayattığı Kadar döneminde göreceli reformist adımlar atıldı ve rejim liberalleşti, yani 1956’nın hedefleri, Sovyetler’in kabul edebileceği ölçüler içinde, kısmi bir şekilde gerçekleştirildi. (Hobsbawm, s. 458) Bu adımları, tezimizin 4.2 Kádár Yönetimi Altında Gulaş Komünizmi ve Görece Liberalizasyon adlı başlığında inceleyeceğiz.
4. DEVRİMİN SONUÇLARI VE KÁDÁR DÖNEMİ
4.1 Nagy’nin Yargılanması ve İdamı
4 Kasım 1956 tarihinde Sovyet ordusunun Budapeşte’ye girmesiyle birlikte Macar Devrimi askerî açıdan büyük ölçüde sona ermeye başlamıştı. Imre Nagy ise Sovyet müdahalesine karşı koyabilecek düzenli bir askerî gücünün kalmadığını biliyordu. Devrim günlerinde kurulan direniş birlikleri parçalı yapıdaydı ve Sovyet ordusunun tankları ve ağır silahları karşısında uzun süre dayanabilmeleri oldukça zordu. Bu nedenle Nagy’nin önünde iki seçenek kalmıştı: ya Sovyetler tarafından tutuklanacaktı ya da kendisine yapılan teklif doğrultusunda Yugoslavya Büyükelçiliği’ne sığınacaktı. Sonunda yanında bulunan yakın çalışma arkadaşlarıyla birlikte Yugoslav Elçiliği’ne gitmeyi kabul etti.
Bu süreçte János Kádár liderliğinde Sovyet destekli yeni yönetim oluşturulmaya başlanmıştı. Kádár, Sovyet müdahalesini meşrulaştırmaya çalışırken bir yandan da Imre Nagy ve beraberindeki isimlerin teslim edilmesi için Yugoslavya yönetimiyle görüşmeler yürütüyordu. Yugoslav lider Tito başlangıçta Nagy’nin güvenliğinin sağlanmasını istemekteydi. Bu nedenle Yugoslav yetkililer, Nagy ve arkadaşlarının zarar görmeden evlerine dönebilmeleri konusunda garanti talep etti.
Kádár yönetimi ise Yugoslav tarafına, Nagy ve beraberindeki kişilerin geçmiş faaliyetleri nedeniyle cezalandırılmayacaklarına dair güvence verdi. Yapılan görüşmeler sonucunda Nagy’yın serbest bir şekilde evine dönebileceği sözü verildi. Ancak bu durum gerçekte bir tuzaktan ibaretti. 22 Kasım 1956 tarihinde Yugoslav Elçiliği’nden ayrılan Nagy ve beraberindeki grup, Sovyet güvenlik güçleri tarafından Romanya’ya kaçırıldı.
Bu olay Yugoslavya ile Sovyetler Birliği arasında da ciddi bir diplomatik krize neden oldu. Yugoslav yönetimi, Nagy’nin kaçırılmasını açık şekilde protesto ederek yapılan anlaşmanın ihlal edildiğini savundu. Ancak Sovyet yönetimi için öncelikli mesele, Macaristan’daki devrimci hareketin sembol isimlerini tamamen ortadan kaldırmaktı.
Bu süreçte Kádár, Sovyet müdahalesini kendince meşru kılabilmek adına yaşananları “karşı devrim” ve “beyaz terör” olarak adlandırmaya başladı. Kádár 13 Kasım 1956 tarihinde Pravda gazetesinde yayımlanan açıklamasında şu ifadeleri kullanıyordu:
“Girdiğim kötü durumla baş edebilmek için sadece iki yol kalmıştı. Birincisi, Beyaz Terörün önce Budapeşte’de, sonra taşrada işçileri, köylüleri, aydınları, komünistleri sonra da komünistlere yakınlık duyan herkesi ve nihayet demokrat vatanseverleri katlederken hareketsiz kalmak… Bundan sonra karşı ihtilal, halk güçlerini yok edecek ve Macaristan’ın bağımsızlığını sömürgeci emperyalistlere terk edecek olan bir hükümet kuracaktı. İkinci çözüm, Sovyet güçlerini çağırmak başta olmak üzere karşı ihtilal savaşını engellemek için eldeki bütün güçleri kullanmaktı…” (Fejtö, 2012)
Imre Nagy ise bu süreçte Romanya’da uzun süre gözetim altında tutulduktan sonra gizli şekilde yargılandı. Yargılama süresince Nagy’a yöneltilen suçlamalar sosyalist düzene ihanet ve Macaristan’ı Sovyet ittifak sisteminden koparma girişimiydi. Sonuç olarak Imre Nagy, ölüm cezasına çarptırılarak 16 Haziran 1958 tarihinde idam edildi.
Sovyet destekli yönetim, Imre Nagy’nin toplum üzerindeki etkisini tamamen silmek istiyordu. Bu nedenle uzun yıllar boyunca adı kamuoyu önünde anılmamaya çalışıldı. Ancak bütün baskılara rağmen Imre Nagy, Macar halkının hafızasından bir gün bile silinmedi. Yıllar geçse de Macaristan’da 1956 Devrimi denildiğinde akla gelen ilk isim her zaman Imre Nagy oldu. Çünkü Nagy, birçok Macar için yalnızca bir başbakan değil, ülkesinin bağımsızlığı uğruna Sovyetler Birliği’ne karşı çıkmayı göze alan bir kahramandı.
4.2 Kádár Yönetimi Altında Gulaş Komünizmi ve Görece Liberalizasyon
Macar Devrimi, Kruşçev’in Batı’ya karşı sertleşme politikasının başlangıcı oldu. Bu süreçte devrime katılan binlerce kişi tutuklandı, çok sayıda insan hapis cezasına çarptırıldı ve yaklaşık iki yüz bin Macar ülkesini terk ederek Batı Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı. Aynı zamanda, bu devrim yüzünden Doğu Bloğu ülkeleri halkları Batı’dan yardım beklememeleri gerektiğini, kaderlerinin tamamen Sovyetlerin ellerinde olduğunu görmüş oldular. (Karadeli, 2020) Otoriter bir anlayışla başlayan Kadar yönetimi, zamanla ülkenin sadece baskı rejimiyle yönetilemeyeceğini anladı ve daha farklı bir yol izlemeye başladı. 1959 yılına gelindiğinde Janos Kadar önderliğindeki Komünist Parti’yi çoğunlukla Rakosi‘nin eski destekçileri oluştursa da belli sayıda eski Nagy’ciler de vardı. Bunlar Parti’nin içinde kalarak yöneticileri daha liberal bir yöne iteceklerini, böylece dogmacıların karşısında denge unsuru oluşturacaklarını ümit edenlerdi. Zamanla Komünist Parti, seçkin yöneticiler partisi olmaktan çıkarak Kadar’ın yavaş yavaş güven verdiği ve her iki cepheyi de bünyesinde barındıran, bir yandan Rakosicilerle, diğer yanda Nagy’cilerle Kruşçev’in merkezci komünizm görüşünü beyinlerine işlediği bir yığın partisi haline gelmişti. 1960’lı yılların başlarından itibaren Macaristan’da görece daha esnek bir yönetim anlayışı ortaya çıktı. Gulaş Komünizmi adı verilen sistem altında ekonomik yardımlar ve daha akılcı bir tarım politikası sayesinde ülke hızla yaralarını sardı ve diğer Doğu Bloğu ülkelerine kıyasla yaşam seviyesi yükseldi. Böylece Macarlar, Rakosici rejim dönemine kıyasla daha fazla güven duygusu içinde yaşamaya başladılar. (Fejtö, 2012)
5. SOVYET ETKİSİNİN SONA ERMESİ VE TAM BAĞIMSIZ MACARİSTAN
5.1 Perestroyka ve Glasnost Politikalarının Macaristan’da Görünürlüğü
1980’li yıllara gelindiğinde ülkenin yönetim sistemi olan Gulaş Komünizm’inde çeşitli aksamalar yaşanmaya başlamıştı. Her ne kadar Macaristan’da diğer Doğu Bloku ülkelerine kıyasla daha yüksek yaşam standartları sağlanmış olsa da zaman içerisinde ekonomik büyüme yavaşlamış, dış borçlar artmış ve sistemin yapısal sorunları daha görünür hâle gelmeye başlamıştı. Bu ekonomik buhrandan kurtulabilmek adına ülke, Uluslararası Para Fonu’na (IMF) üye olarak yüzünü tekrardan batıya çevirmişti. (Sancaktar, 2019) Bu süreçte Sovyetler Birliği’nde 1985 yılında iktidara gelen Mikhail Gorbachev, Doğu Bloğunun içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi sorunları aşabilmek amacıyla kapsamlı reform programları başlattı. Gorbaçov’un uygulamaya koyduğu Perestroyka (Yeniden Yapılanma) politikası ekonomik sistemin daha verimli hâle getirilmesini amaçlarken, Glasnost (Açıklık) politikası ise blok içerisindeki ifade özgürlüğünün genişletilmesini ve devlet yönetiminde daha fazla şeffaflık sağlanmasını hedefliyordu. 1956’da ayaklanan, 1982’de IMF’ye üye olan ve Batı kavramına sempati besleyen Macaristan, Doğu Bloğu içerisinde bu reformlardan en hızlı etkilenen ülkelerden biri oldu. Glasnost politikalarının etkisiyle daha önce konuşulması sakıncalı görülen birçok konu kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Özellikle 1956 Macar Devrimi hakkındaki resmî söylem sorgulanmaya başladı. Uzun yıllar boyunca “karşı devrim” olarak nitelendirilen olayların aslında ulusal bağımsızlık ve reform hareketi olup olmadığı yönünde ciddi tartışmalar yürütüldü. Böylece Gorbaçov’un en önemli etkisi hiç şüphesiz Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerine yönelik geleneksel müdahale politikasını değiştirmesi olmuştur. Getirdiği reform politikalarıyla Gorbaçov, 1848’de ve 1956’da bağımsızlık için ayaklanan bir millete tarihi bir fırsat vermiştir.
5.2 1989 Nagy’nin Yeniden Defni ve Orbán’ın Tarihi Konuşması
1980’li yılların sonuna gelindiğinde Macaristan’da siyasi dönüşüm süreci hız kazanmıştı. Gorbaçov’un başlattığı açık siyaset anlayışıyla uzun yıllardır bastırılan tarihî ve siyasi meseleler yeniden tartışılmaya başlanmıştı. Bu süreçte Macar toplumunun en önemli taleplerinden biri, 1956 Devrimi’nin sembol ismi olan Imre Nagy’nin resmî olarak itibarının iade edilmesiydi. Bu doğrultuda 16 Haziran 1989 tarihinde Budapeşte’de tarihî bir tören düzenlendi. İdam edilişinin üzerinden otuz bir yıl geçen Imre Nagy ve beraberindeki devrim liderlerinin naaşları yeniden defnedildi. Tören yalnızca bir cenaze merasimi değil, aynı zamanda Macar halkının komünist rejime karşı 1956 yılından kalma bir iç hesaplaşmasıydı. Tören sırasında konuşma yapan isimlerden biri de o dönem henüz 26 yaşında genç bir siyasetçi olan Viktor Orbán idi. Orbán yaptığı konuşmada
“1848 Devrimi’nden ve 1956 Devrimi’nden bu yana amacımız hiç değişmedi. 1848’de de 1956’da da gençlerimiz Macaristan’da Avrupai bir sivil demokrasi kurmak için savaştılar… Onların kaderinden demokrasi ve komünizmin asla birlikte olmayacağını öğrendik… 1956 yakın zamana kadar milletimizin Batılı refaha doğru yürümesi için son şansıydı. Devrimimizin bastırılması bizi zorla Asya’nın çıkmaz sokaklarına döndürdü… Eğer kendi gücümüze inanırsak komünist diktatörlüğü bitirebiliriz. Yeterince kararlı olursak, iktidar partisini özgür seçimlere zorlayabiliriz. Eğer 1956 ideallerini unutmazsak Rus askerlerinin derhal ülkemizden çekilmesini konuşacak bir hükümet seçebiliriz. Ancak yeterince cesur olursak devrimin bütün amaçlarını gerçekleştirebiliriz. 1956’da kendi yoldaşlarını katleden komünist siyasetçilerin boş vaatlerine artık inanamayız. Bunun başka bir yolu yok.” (Oğur, 2026) İfadelerini kullandı.
Orban’ın yaptığı bu konuşma Macaristan’da büyük bir yankı uyandırmış nitekim aynı yıl içerisinde ülkede çok partili siyasal yaşama geçiş süreci hızlanmış ve komünist yönetimin sonu görünmeye başlamıştır.
İşin ironik kısmı ise 1997’de Rus karşıtı sözleriyle iktidara gelen Viktor Orban, yıllar sonra 2026 yılında Rus sempatizanlığı suçlamalarıyla koltuğunu kaybedecektir.
5.3 Sovyet Askerlerinin Macaristan’dan Çekilmesi (1991)
1989 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği’nin benimsediği ve Batı basını tarafından “Sinatra Doktrini” olarak adlandırılan yeni yaklaşım doğrultusunda, Doğu Bloku ülkelerinin kendi geleceklerini tayin etme hakkı tanınmaya başlanmıştı. Bu gelişme, uzun yıllardır Sovyet etkisi altında bulunan Macaristan’da da siyasi dönüşüm sürecini hızlandırdı. Aynı yıl, Imre Nagy’nin yeniden defin töreninde genç siyasetçi Viktor Orbán tarafından yapılan ve Sovyet askerlerinin Macaristan’dan çekilmesini açıkça talep eden konuşma, ülkedeki Sovyet varlığının meşruiyetinin artık ciddi şekilde sorgulanmaya başlandığını ortaya koyuyordu. Ardından yaşanan siyasi gelişmeler ve demokratikleşme adımları sonucunda Sovyet birlikleri kademeli olarak Macaristan’dan çekilmeye başladı. Nihayet 19 Haziran 1991 tarihinde son Sovyet askerinin de ülkeyi terk etmesiyle, 1945 yılında Kızıl Ordu’nun Macaristan’a girmesiyle başlayan ve yaklaşık kırk altı yıl süren Sovyet hâkimiyeti resmen sona erdi. Aynı yıl Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu süreç tamamlanmış ve Macaristan tam bağımsız bir devlet olarak uluslararası sistemdeki yerini almıştır. Böylece Macar halkı, 1848 Devrimi’nden 1956 Macar Devrimi’ne uzanan bağımsızlık mücadelesinin ardından, kendi siyasi geleceğini özgürce belirleyebilen egemen bir devlet anlayışına kavuşmuştur.
Sonuç
1956 Macar Devrimi, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa üzerindeki hâkimiyetine karşı gerçekleşen en önemli halk hareketlerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Her ne kadar devrim kısa vadede askerî açıdan başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da uzun vadede Macaristan’ın bağımsızlık sürecine önemli katkılar sağlamıştır. Bu çalışmada görüldüğü üzere, 1956 yılında ortaya çıkan toplumsal hareket yalnızca ekonomik sorunların veya günlük yaşam koşullarının kötüleşmesinin sonucu değildir. Devrimin temelinde Macar halkının uzun yıllardır devam eden ulusal bağımsızlık isteği, Sovyet müdahalelerine duyduğu tepki ve daha özgür bir siyasal düzen arayışı yatmaktadır.
Dünya Savaşı sonrasında Sovyet nüfuzu altına giren Macaristan’da kurulan komünist sistem özellikle Rákosi döneminde sert Stalinist uygulamalarla özdeşleşmiştir. Siyasi baskılar, ekonomik sorunlar ve toplum üzerindeki yoğun denetim zaman içerisinde rejime karşı ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. 1953 yılında Imre Nagy tarafından başlatılan reform girişimleri kısa süreli bir umut oluşturmuş olsa da bu sürecin sona erdirilmesi toplumdaki memnuniyetsizliği daha da artırmıştır. Sonuç olarak 23 Ekim 1956 tarihinde başlayan öğrenci hareketleri kısa süre içerisinde geniş halk kitlelerinin katıldığı bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştür.
Devrim sürecinde Imre Nagy’nin oynadığı rol büyük önem taşımaktadır. Başlangıçta reform yanlısı bir çizgi izleyen Nagy, olayların gelişimiyle birlikte Macaristan’ın tarafsızlığını savunan ve ülkenin Varşova Paktı’ndan ayrılmasını isteyen bir lider konumuna gelmiştir. Bu durum Sovyetler Birliği tarafından Doğu Bloku’nun bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmiş ve 4 Kasım 1956 tarihinde gerçekleştirilen askerî müdahale ile devrim kanla bastırılmıştır. Ancak Sovyet tankları devrimi sona erdirmiş olsa da Macar halkının bağımsızlık düşüncesini hiçbir zaman akıllarından çıkartamamıştır.
János Kádár döneminde uygulanan Gulaş Komünizmi politikaları, Macaristan’ın diğer Doğu Bloku ülkelerine göre daha istikrarlı ve refah seviyesi yüksek bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır. Bununla birlikte ekonomik iyileşmeler, toplumun özgürlük ve bağımsızlık taleplerini tamamen ortadan kaldıramamıştır. Özellikle 1980’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov tarafından başlatılan Perestroyka ve Glasnost politikaları, Macaristan’daki değişim sürecini hızlandırmış ve demokratik talepler yeniden görünür hale gelmiştir.
1989 yılında başlayan siyasi dönüşüm süreci ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerine yönelik müdahaleci politikasından uzaklaşması, Macaristan’ın bağımsızlık yolundaki son engelleri de ortadan kaldırmıştır. 19 Haziran 1991 tarihinde son Sovyet askerinin Macaristan’dan ayrılması ve aynı yıl Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ülke tam bağımsız bir devlet hâline gelmiştir.
Sonuç olarak 1956 Macar Devrimi, askerî açıdan başarısız olsa da tarihsel açıdan başarısız bir hareket olarak değerlendirilemez. Devrim, Macar halkının özgürlük ve haklı bağımsızlık taleplerini tüm dünyaya göstermiş ve ilerleyen yıllarda gerçekleşecek demokratik dönüşümlere ilham vermiştir.
1956 Macar Ayaklanması, bazı yazarlar tarafından devrim (bkz. (Fejtö, 2012)), bazı yazarlar tarafından ise karşıdevrim (bkz. (Trory, 1981)) olarak tanımlanmaktadır. Ancak olayların tarihsel arka planı incelendiğinde, bu hareketin yalnızca ideolojik bir çatışma olarak değerlendirilmesi eksik kalacaktır. Nitekim 1956’da Budapeşte sokaklarında yükselen ses, 1848’den beri bağımsızlık, ulusal egemenlik ve özgürlük talep eden bir milletin bastırılmış çığlığından başka bir şey değildir.
KAYNAKÇA
Armaoğlu, F. (tarih yok). 20.Yy – Siyasi Tarihi. F. Armaoğlu. içinde
Bekcan, D. Ö. (2019, Mart). Sovyet Penceresinden 1956 Macar Ayaklanması: Batı Destekli Bir Karşıdevrim. Social Sciences Research Journal, 16.
Burhanlı, F. (tarih yok). DOĞU BLOĞUNDAKİ GELİŞMELER. 5.
Fejtö, F. (2012). 1956 Macar İhtilali. F. Fejtö içinde, 1956 Macar İhtilali (s. 55).
Gönel, E. (2009). The Consequences of De-Stalinization in Eastern Europe: The Comparative Analysis of the Hungarian Revolution and Prague Spring . s. 20.
György, L. (1991). Hungary after the Second World War. G. LITVAN içinde, Hungary after the Second World War (s. 20-21).
Hobsbawm, E. (tarih yok). Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı. E. Hobsbawm içinde, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı (s. 457).
Irving, D. (1986). Uprising! D. Irving içinde, Uprising! (s. 551).
Karadeli, C. (2020). Soğuk Savaş’ın İlk Aşamasında Doğu Avrupa: Sosyalizm ve Başkaldırı. Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi.
Karadeli, C. (tarih yok). STALİN VE KRUŞÇOV DÖNEMLERİNDE DOĞU AVRUPA’DA SOVYETLER VE KRİZLER. 247.
Oğur, Y. (2026). “Ruszkik Haza!” ile gelip “Ruszkik Haza!” ile gitti. Serbestiyet. adresinden alındı
Öztürk, N. (tarih yok). 1956 MACAR DEVRİMİ. 18.
Sancaktar, C. (2019). “Doğu Avrupa’da Devletçi Sosyalizmden Kapitalizme Geçiş”. . Balkan ve Yakın Doğu Sosyal Bilimler, 41.
Trory, E. (1981). Macaristan 1919 ve 1956 Karşıdevrimin Anatomisi. E. Trory içinde, Macaristan 1919 ve 1956 Karşıdevrimin Anatomisi (s. 18-27). İstanbul: Yazılama Yayınevi.
Uslu, A. (2006). “Ellinci Yıldönümünde 1956 Macar Devrimi”. Devrimci Marksizm.
